"Varlığım bu bedenden ibarettir, ölümle benim sadık yarim kara toprağa döneceğim ve yaşamım bitecektir" diyenlerden isen, en güzel şekilde ve istediğin kadar yiyip içmek, eğlenmek, sevip sevilmek, çiftleşmek, uyumak yaşamın en başta gelen gayeleridir senin için doğal olarak... Adına "ateist" de deseler, "totemist" de, hatta "müslüman" ya da aradaki diğer adlardan birini, hiç farkı yok aslında... Batıda ve doğuda nice din adamları, alimler, profesörler, şeyhler, hoca efendiler görüyoruz günümüzde, "ölümle yok olup, zaman sonra yeniden dirileceğini" uman ve bu imanlarıyla(!) toplumların inançlarına yön veren... Hey gidi koca dünya! "Koskoca yaradan bunu yapmaya kadir değil mi?" diye de gerekçeleri var!.. Ya da imanlı(!), iyi ahlâklı, kendi başına masum yaşayan kişiler: "Nasılsa yaradan öbür tarafta içimizin temizliğini görür ve bize de bir ikramiye bahşeder" umuduyla "et-kemik beden" olarak ömür tüketen...
Bu arada, "teklik" anlayışını soracak olursan, o da en güzel şekilde Taoizm'de de, Budizm'de de, Kabala'da da, New Age'de de, daha nice yeni(!) akımda mevcut... Ve dahi artık bir inanç biçimine bile ihtiyacın yok bu devirde; zira Modern Bilim en açık ve anlaşılır şekilde açıklıyor tekliği bir "realite" olarak... Sinema ve televizyon filmlerinden, dizi ya da belgesellerden dahi öğrenebilirsin bunu...
Ancak, eğer "ben bu bedenden ibaret değilim, aslen bilinç varlığım" diyorsan... İşte o zaman, DİN konusu senin için kaçınılmaz bir alan... İster bilim, ister felsefe, isterse spiritüalizm veya başka bir yoldan başla, nihayetinde varacağın ana kaynak DİN ilmidir! Ve dahi "DİN" konusunun düşünsel temellerini kavramak isteyen için, "Tasavvuf"... "Din" dediysek, dünyadaki türlü türlü "inanç ve tapınma" biçimleri gelmesin hemen hatıra! Kur'an-ı Kerim'in "DİN" diye kastettiği, açıkladığı, yaşadığımız, tâbi olduğumuz "Allah sistem ve düzeni"nden bahsediyoruz... Zira, bu yazıda üzerinde duracağımız üzere, varlığının nasıl ve ne şekilde devam edeceği, geleceğinin nasıl daha hayırlı olacağı ve bunun için neler yapman gerektiğinin bilgisi, sadece "İSLÂM" adıyla bildirilen "DİN" anlayışında açıklanmıştır.
"Ahırete İman" başlıklı önceki yazımızda, Kur'ân-ı Kerim'de açıklanan "ahırete iman" ile, ölüp yok olup bir zaman sonra yeni baştan dirilmekle ötede, uzaklarda başlayacak olan yeni bir yaşama değil, "şu anki bilincimizin sonsuz yaşamına" işaret edildiğine dair düşüncelerimizi dile getirmiştik. O yazı gerçekte birbirini izleyen üç bölümü içermektedir! Ahırete imanın, ancak kişinin kendini "et-kemik beden" değil, "sonsuz yaşama sahip bir bilinç" olarak kabul etmesiyle yaşanabileceği... Kendini bedenden ibaret kabul etmek yüzünden ahıretine iman etmeyenin, özündeki hakikatine yönelimine kendisinin mâni olduğu ve o halde iken "iyi ahlâk" vs. edinmenin dahi cennete erdirmeyeceği... Ve de ahırete imanın kişiyi getireceği Rasûlullah'a iman noktası...
Konunun devamı olan bölümü de bu yazıda tamamlayalım nasip olduğu kadarıyla.
Bu arada, önemli bir inceliğin de altını çizmeden geçmeyelim: Kendinin bir bilinç olduğunu kabul etme denen şey, varlığın aslının bilinçten (ilimden, datadan) meydana geldiği ve dolayısıyla şu anki bilincinin, varlığın aslını meydana getiren orijin bilincin bir yansıması olduğunu kabul ile sözkonusu olabilecek bir yaşam sürecidir! Yoksa, günümüzde kendinin madde beden olduğunu ve beyninin ürettiği bilinci kullandığını, bu sebeple beynin ölümüyle birlikte bilincin de kalmayacağını varsayarak yaşayanlar da çoktur. Bu inançta iken bilincin veya düşüncenin gücünü kullanarak dünya hayatını en iyi, en güzel, en zengin şekilde yaşamayı amaç edinmiş olanlar da çoktur. Ancak bu tür varsayım veya inanışlar, aslında varlığının "madde bedenden ibaret" olduğunun değişik versiyonlarıdır sadece; karıştırılmaya!
"Bilincin" nasıl ve neden varolduğu, "beyin"le, "hafıza" ve "ruh"la ilişkisi başka bir yazı konusu, nasipte varsa...
Gelelim konumuza...
Eğer, Allah'a, ahırete ve Rasûlullah'a iman senden açığa çıkmışsa, bu sayede bilinç varlığına ve onunla sonsuz yaşamına yönelenlerden isen, o vakit Rasûlullah (aleyhisselâm)'ın “zerre küllün aynasıdır" ifadesiyle işaret ettiği üzere, varlığı bir anlamda "hiç" olan "abd"ın ve abdın varedeni "Allah" ismiyle işaret edilen "sınırsız tek"in kuşattığı tüm oluşların tâbi olduğu "Sünnetullah" ile yüzyüze gelirsin!
Fark ve kabul edersin ki... Dünyadan (arz), güneş sistemine (semavat), galaksiye (kürsi), evren ve evrende tüm boyutları ile var olan her şey (kâinat) ve mevcudatın tükeniş limitine (Arş) kadar, dışsalda ve içselde (afakta ve enfüste) her birimin kendi yapısındaki tüm bu mertebeler –yani, holografik gerçeklik sonucu her zerre ve her zerrenin kendi özünde mevcut tüm farkındalık ve bilinç düzeyleri– "sünnetullah" denen "varoluş sistemine" tâbidir.
Bununla birlikte çok çok önemli bir sorgulama girer devreye! Bakarsın ki "sadece O var" demekle iş bitmiyor! "Tekliğin hakikat olması yanısıra, neden böyle bir sistem var, neden bir sisteme tâbi oluş söz konusu olsun?" der, yaşamın ne olduğunu sorgulamaya başlarsın!..
Bunun cevabını ancak vahdet ve kader sırrını yaşayanlar bilir; bizler de onlardan duyup öğrendiğimizi naklederiz.
Çünkü, varolan herşey hakikatte sadece ve sadece "ilmullah"ta vardır; "Allah ismiyle işaret edilenin ilminde" vardır!
İster, "herşey noktadan ve noktanın açılımı ile varolmuştur" diyelim... İster adına, "noktadan açılan string konisi içinde açığa çıkan şuursal algılamanın sonsuzluğu", isterse “hayâl içinde hayâl içinde hayâl” diyelim... Tümü "tek kare resim" ibaresiyle yaklaşılmaya çalışılan, "yoklukla arasında başka hiç bir aşamanın olmadığı bir an"ın farkındalığından, "sınırsızlığın bir anlık açığa çıkış seyrinden" başka bir şey değildir, ismi “ALLAH” olan indinde! Ki, holografik bakışla her şey "Allah ismiyle işaret edilenin ilminde" meydana gelmektedir ve dahi "an"da "olup-bitmiş"tir!
Dolayısıyla, her şey, o "ilm"in sahibi Zatın, yine ilminde ve ilminden zuhur eden dileğinin ve kudretinin ve varlığındaki sayısız özelliklerin sonucu olarak, her “an” yeni bir “hâl alış” şeklinde “çok boyutlu tek kare resim” olarak açığa çıkar; ki işte şu anki "algı"mız ve "değerlendirme"mizle yaşam bizzat odur!
Peki Rasûlullah (aleyhisselâm) neyi açıklamıştır? Allah Rasûlü, işte bu içinde yaşadığımız, "hayal" denen, her şeyi varlığında barındıran "tekil" yapının varoluş sistem ve düzenini (çok boyutlu tek kare resmin içindekileri) ve işleyiş prensiplerini (Sünnetullah) insanlara anlatmıştır. Nasıl?.. Kendindeki hakikat “nokta”sından (Rab), bilincine (kalbine) açılan (inzal olan) evrensel farkındalık (Cebrâil) kuvvesinin açığa çıkışı (vahiy) doğrultusunda gerçekleşen “oku”ma işleviyle (ikra).
Hazreti Muhammed (aleyhisselâm)'a kadar olan Nebîler, ölüm ötesinin varlığını bildirip onunla ilgili hükümleri açıklamışlardır. Hazreti Muhammed (aleyhisselâm) ise, Zâtını tanımanın getirdiği ilmin sonucunda, bildirdiği âyetler ve hadîslerle, bu sistem ve düzenin (Sünnetullah) açıklanma işlevini tamamlamış ve adı "İSLÂM" olan bu "DİN" gerçeğine dayalı olarak, insanlar için nelerin gerekli olduğunu ideali ve pratiğiyle dillendirmiş ve tanıtmıştır.
Teklik konusu da dahil olmak üzere birçok hakikati bildirmelerine rağmen, İslâm dışında hiç bir inanışta "ahıret yaşam süreci" ve bu gerçeğin ışığında "dünyada yapılması gerekenler" konusunda etkin ve tam bilgi mevcut değildir! Dolayısıyla, insanın kendini "bilinç" olarak tanıması ve "geleceğini hazırlaması" yönünden işlevsel değillerdir! Bu ayrımı yapamayan nice iyi niyetli kişi, bilgi eksikliğinden dolayı farklı arayışlara girmekte, sonra da çeşit çeşit akımlara kapılarak, evrensel "İslâm anlayışı"nın ne büyük nimet olduğunu bilemeden göçüp gitmektedirler... İslâm'ı bilmeyenlerin zirve diye niteleyebilecekleri en ileri nokta, Tasavvuf'ta "fenafillah" tabir edilen kendi varlığının sınırsız tek indinde yokluğunu anlama ve hissetme düzeyidir, ki Rasulûllah (aleyhisselâm)'ın bize açtığı "sünnetullah"ta yaşamın başlangıcıdır bu idrak. Bunu aşan kemâlâtın yaşam sürecine "bakâbillah" tabir edilir ki, algılanan ve algılanamayan her şeyi, "ilminde, kendi sıfat ve esmâsıyla, ilmî sûretler olarak var kılan" ve "her an yeni bir oluş ile onların daima abdiyetlerini ortaya koyuşlarını dileyen"in müşahedesidir o...
Günümüz bilgi bombardımanı altında maalesef tekliği bilmenin yeterli olduğu sanılmakta, çoğunluk teklik bilgisinin zirve düzey olduğu hezeyanına kapılmaktadır. Oysa, Kur'ân'ın bildirdiği ahırete iman edenler açıkça görürler ki, teklik bilgisine sahip olmak, yahut düşüncenin gücünü kullanmak veya iyi ahlâklı olmak, "cennet" diye tanımlanmış olan yaşam ortamına erdiren unsurlar değillerdir!
Yaşamı cennete ya da cehenneme çeviren, kişinin "Sünnetullah"ı değerlendirip, değerlendirmemesi, dolayısıyla bilincinin buna uygun formatı kazanıp kazanamamasıdır. Yani, hakikatine iman ve bu imanın gereği olan fiilleri ortaya koymasıdır. Bunun gerekleri, Allah Rasûlü ve son Nebisi Muhammed Mustafa (aleyhisselâm)'ın öğretisiyle insanlığa mükemmel şekilde verilmiştir. İdeali vahdet olanın, pratiği sünnetullahtır!
Bu sebeple, insanın, bir yandan tekliği ve kendi hakikatini tanırken, diğer yandan da varlığını nasıl ve ne şekilde sürdüreceğini, yarını için nelerin daha hayırlı olacağını ve yarınının nasıl daha huzurlu olacağını bilmesi; yaşamına, düşüncelerine ve uygulamalarına buna göre yön vermesi zaruridir!
Tüm bu değerlendirmeler ışığında bakarsak eğer, görürüz ki "Allah'a ve ahırete iman" bir bütündür. İster nübüvvet getirisine teslimiyet yollu olsun, ister risalet kaynağından açığa çıkan hakikate iman yollu olsun, bu bütünlüğü yaşayabilenin, diğerleri ile arasındaki en önemli fark, tekliği anladıktan sonra tâbi olduğumuz yaşam sistemi ile yüzleşip, gereğini ortaya koyabilme farkıdır! Yani, adı "İSLÂM" olan "DİN"i değerlendirmenin sonucu olarak, ismi "Allah" olanı fark ettikten sonra, "Sünnetullah"ı fark edip, ona göre yaşayıp yaşayamama farkıdır! Bir gözünle tekliği müşahede ederken, diğeriyle sistemi müşahede edip gereklerini yerine getirebilmektir.
Neden böyle bir zaruret vardır?.. Şimdi gelelim bu sorunun cevabına!.. Yalnızca teklik bilgisi, iyi ahlâk edinmek ya da beyin gücünü kullanmak neden yeterli değildir insanın saadete ermesi için?..
Cevap yine yaşamın sonsuzluğuna imanda gizli! Çünkü, tekliği bilmekle ve hatta ismi "ALLAH" olanı tanımakla, kişinin varlığı ve o varlıkla süren yaşamı, tuzun suda eriyip yok olması gibi asla yok olmamaktadır! Yaşam, bilincin gelebildiği her anlayış ve kavrayış düzeyinde sonsuz şekilde devam etmektedir. Dolayısıyla, neye, ne kadar ermiş olduğuna inanırsa inansın, her kişi sonsuza kadar bir "kişilikle" yaşamak durumundadır dünyada ve ölüm ötesindeki her ortamda! Bu yüzden de, hakikatini ne düzeyde fark ederse etsin, sonuçta, son Nebi'nin bildirdiği Sistem ve Düzen gerçeklerine göre yaşamına ve uygulamalarına yön vermek zorundadır; yani "Sünnetullah"ı anlayıp ona uygun yaşamak zorundadır! Eğer cennet ortamı için varolmuşsa...
Yaratılışı elverenler, "Sünnetullah"ı değerlendirirler ve cennet adıyla tanımlanan huzur ve mutluluk ortamında yaşarlar! Uzak kalanlar ise türlü şekillerde yanma ortamları içinde yaşam sürerler.
Sünnetullah gereği, kimseye dışarıda bir tanrıdan mükâfat ulaşmaması ve herkesin yalnızca kendisinden açığa çıkanın (elleriyle yaptıklarının) sonuçlarını yaşamasından dolayı, son Nebi Muhammed Mustafa (aleyhisselâm)'ın "ne anlatmak istediğini" kavramak, geleceğini düşünebilen "insan" için en önemli amaçtır!
Ahırete İman: Niçin ve Nasıl?
Ötede!
Dışımızda!
Uzaklarda!
Geçmişte!.. Ya da daha sonradan...
Herşeyi öteye atma, dışımızda arama şartlanmamız yüzünden, "yaşamı" dahi dışımızda sanıyoruz!.. Uzaklara atıp, "peygamber" varsaymışız! Öteye atıp, "tanrı" edinmişiz; ardından yönelimlerimizin ötedekine gittiğini sanmışız. Bunlardan kurtulduğumuzu sanıp, "dışsal"ımızdan kurtulamamışız. "Haram"ı dışımızdaki nesne sanıp, "içimizdeki arzu" olduğunu anlamamışız! Ahıreti, ötede, uzaklarda, daha sonra başlayacak bir yaşam gibi kurgulayıp, "bilincimizin sonsuz yaşam özelliğine" işaret edildiğini farkedememişiz. Gaybı, ötemizdeki bilinemez sanıp, herşeyimizin "kendi gaybımızdan" geldiğini anlayamamışız...
Oysa Kur'ân, "bil-lahi", bil-gaybi", bil-ahıreti", bil-yevmilahıri" gibi vurgular ile hep bu kavramlarla "kendi gerçeğimize" dönmemiz için uyarır bizi!
devamı...
Bir "öte dünyada" yaşam var mı, yok mu tartışması yaparız! Düşünmeyiz, şu anda beden miyiz, yoksa bilinç mi? "Bil-ahireti" ile, öldükten bir zaman sonra yeniden dirilmekle başlayacak olan yeni bir yaşama mı, yoksa "kendi bilincimizin sonsuz yaşamına" mı işaret edilmektedir?..
Bugün batıda ve doğuda sayısız insan var (Müslümanlar da dahil), bir gün gelip öte dünyada dirileceğini(!) ve yeniden yaşamaya başlayacağını uman... Sayısız entelektüel, düşünür insan var; bilgi sahibi, çevrelerine faydalı, iyi insanlar olarak yaşamayı hedef edinmiş. Ama bilmiyorlar, düşünemiyor, anlayamıyorlar, "iman" olmadan cennete girilemeyeceğini!
"İman" cennete geçmek için zorunlu, olmazsa olmaz şarttır! Kur'ân-ı Kerim'in kesin hükmü "imanı olmayanın (şirk koşanın) cehennemden asla çıkamayacağı"dır.
"İnnallahe la yağfiru en yüşrake bihî; ve yağfiru mâ dûne zâlike limen yeşâ" (Nisa: 48)" –ALLAH, kesinlikle kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz! Fakat bunun dışındakileri dilediği için bağışlar.
Allah Rasûlü Muhammed (aleyhisselâm)'ın açıkladığı "ahırete iman"ın, "ölüp yokolup, bir zaman sonra topraktan yeniden dirileceğini" varsaymakla ilgisi yoktur! Bu tür kurgular, gökteki tanrının iki elini uzatıp dünya yüzünde çamurdan insan yarattığını varsayanların düşleridir.
Ahırete iman, "ölüm"ün bir "yokoluş" olmayıp sadece bir "geçiş" olduğunu, dolayısıyla "yaşamın sonsuzluğunu ve kesintisiz devam edişini" kabul etmektir temel olarak. "Yaşamın sonsuzluğuna" inanmayanın, ölüp, sonradan yeniden dirileceği beklenti ve zannı içerisinde olanın "ahıret inancı" dediği şey, –kendini ne kadar inançlı sayarsa saysın– safî bir "ezberin tekrarıdır" ve gerçeklerden çok uzaktır.
Neden?..
Çünkü, "ahırete iman", sonraki bir yaşamı ummak(!) değildir! "Ahırete iman", evvela kişinin kendisinin "et-kemik bir beden"den ibaret değil, aslen "bilinç"ten meydana gelmiş bir varlık olduğunu kabul etmesidir, ki bunun sonuncunda da "bilinci" için "yokoluş" anlamında bir "ölüm" olmadığını farkedebilsin!
Kur'an'ın bu yöndeki şu önemli uyarısı çok iyi değerlendirilmelidir:
"Ve minen nâsi men yekulû âmenna billâhi ve bil yevmil âhıri ve mâ hüm bimü'miniyn." (Bakara: 8)
"İnsanlardan bazıları da vardır ki, b sırrıyla iman etmedikleri halde, "Allah'a ve ahıret gününe" inandık derler."
"Ahıret"in, varlığımızın aslının "bilinç" olduğunun bir sonucu olduğu; ahırete "iman"ın bu gerçeğimizi kabul edip, farkedip, bizzat yaşamamız olduğu konusu Kur'ân-ı Kerim'de "bil-ahireti hüm yukinûn" (onlar b sırrıyla ahırete ikan halindedirler) vurgusuyla açıkça ortaya konur.
"Velleziyne yu'minune bimâ ünzile ileyke ve mâ ünzile min kablik ve bilahireti hüm yukinûn (Bakara: 4) –Ve onlar, sana inzal olunana da senden önce inzal olunana da iman ederler; ve onlar ahırete de (bil-ahıreti –kendi gerçekleri olarak yaşamın devamlılığına) ikan halindedirler (bunu bizzat yaşarlar).
"Bil-ahıreti" vurgusu ile (tıpkı "amentü bil-lahi"de olduğu gibi), b sırrıyla, ahıretin (yaşamın devamlılığının) "kendi gerçeğimiz" olduğuna işaret vardır. Keza, "bil yevmil âhıri"nde "b sırrıyla (kendi varlığımızın sonsuzluğu dolayısıyla) ahir güne (ölümötesine)" iman vurgusu yeralır. Amentü'de "vel ba'sü badel mevt"teki "mefta oluşla birlikte yaşamın devam edeceğine" iman, bu idrak ve kabulün sonucudur. Dolayısıyla "ahıret", kendi gerçeğimiz olarak yaşamın sonsuzluğudur; ölüp yokolup sonradan dirilmekle başlayacak bir kurgu yaşam değil!
Ahırete "iman", varlığımızın aslının "bilinç" olduğunu kabul etmemizin tabii sonucu olduğu için, kendi varlığının "bilinç" olduğuna inanmayan kimse, varlığının "et-kemik beden"den ibaret olduğu zannı yüzünden, "ahıret" gerçeğini inkâr halindedir ya da örtmektedir! Daha açıkçası, kendini "madde bedenden ibaret" kabul etmek, hakikatine küfürdür. Zira, hakikatin, sonsuz mânâlara, yani "kozmik bilince" ve dahi Esmâ mertebesine dayanır. Ahıreti inkâr, kendi hakikatini, yani varlığının aslı olan Esmâ mertebesini ve dolayısıyla varedenini inkârdır.
İşte bu sebeple, ahırete iman etmeyen kişinin tüm düşünce ve eylemleri dünya yaşamıyla sınırlı bedensel düzeyde kalır! Öte yandan, madde ötesi gerçeğinin farkında olan birey için ise yaşam, varlığının hakikati olan esmâyı müşahadeye yönelerek, sonsuza dek yaşayacak olan "bilincine" hak ettiği formasyonu kazandırma yolculuğu olur.
Hakikatine imanı olmayanın, varoluş sistem ve kademelerini anlamayanın, ahırete imanı ancak taklidi kabul yollu olur. Kendisinin "madde" değil, "bilinç" olduğu gerçeğini kavrayabilen insan, yaşamını, sonsuza kadar varlığını teşkil edecek olan bilincinin değerlerine göre düzenlemeyi amaç edinir doğal olarak; dünyada bırakıp gideceği bedene göre değil!..
Ölümü bir "yokoluş" gibi varsaymak, ya da ölüp yokolup, daha sonradan bir vakit dirileceğini ummak, kendini madde beden zannetmekten kaynaklanır. Ki bu tür inanışlar Rasûlullah (aleyhisselâm)'ın öğretisiyle bağdaşmayan zanlardır! Neden?.. Şimdi bunun açıklamasını yapalım kalem elverdiğince...
Günümüzde "aynı" gerçeklerin farklı dillendirilişi gibi görünen çeşitli öğretiler gittikçe artmakta ve hatta bunların birbirlerinden ayırt edilmesi de gün geçtikçe zorlaşmaktadır birçokları için. Oysa, yukarıda üzerinde durduğumuz analizi yapabilen için, bunları birbirinden kolaylıkla ayırt etmek mümkündür.
Önce bu ayırt edişin önemine değinelim. Zira, bu ayrımı yapamayanlar, Deccal'in aldatmacalarına kanmak tehlikesiyle yüzyüze kalacaklardır...
Kişi, ya kendisinin bir bilinç olduğundan hareketle ahıret inancına sahiptir; yaşamını ve düşüncelerini buna göre değerlendirir, ya da kendisinin maddeden ibaret bir beden olduğu varsayımıyla, hakikatinin sonsuzluğuna ve ölüm ötesi yaşama (ahırete) inanmadan yaşamını dünyada bırakıp gideceği şeyler üzerine düzenler.
Oysa ölüm ötesi saadete erebilmesi için neler yapması ve bunları nasıl yapması gerektiği, insan için bilinmesi zorunlu ve en önemli gerçektir. Kişinin yaşam biçiminin, düşünce ve eylemlerinin ve bunlara ışık tutan öğretinin, ölüm ötesi yaşam gerçeğine (ahıret inancına) dayalı olması bu bakımdan en hassas ve önemli noktadır! Zira, sonsuz biçimde devam edecek yaşamında insan, Dünya'da beyne sahipken neleri nasıl kazanabileceğini bilir ve uygularsa, ahıreti de o düzeyde mamur olur.
Dünyanın farklı yerlerinde, çok değişik anlayışlara sahip toplumlarda bugün artık birçok platformda, insanların, iyilikleri, güzellikleri, hoşlukları, mutlulukları paylaşmasının, pozitif düşünmesinin, pozitif davranmasının birer erdem olduğundan ve bunların değerinden bahsedilmekte, ayrıca bunları uygulamanın kazandırdığı güzel sonuçlar değişik yollardan dile getirilmektedir. Hatta birçok topluluk veya birey günlük hayatlarını bu öğretilere uygun biçimde yaşamaya çalışmaktadırlar... Meselâ, birisinin sevinçli, mutlu bir olayı olduğu zaman onunla paylaşıyorlar o sevinci, mutluluğu. Pozitif düşünüyor, pozitif tutumlar ortaya koyuyorlar. Düşünceleriyle yaşamlarını bağdaştırıyorlar. Hatta bu kişiler cennet ve cehennem tasvirleri yapabiliyorlar, maneviyat ehlinin üzerinde durduğu birçok inceliğe açıklama getirebiliyorlar. Cehennemi, kişinin kendi nefsi için çalışmasının karşılığı olarak, cenneti ise karşısındakiler için birşeyler yapabilmenin mutluluğu olarak tarif edebiliyorlar ve ellerinden geldiği kadar da bu bilgilerini günlük hayatlarında uyguluyorlar. Seviyorlar, seviliyorlar, iyi ve faydalı işler yapıyorlar, yardım ediyor, mutlu oluyor ve çevrelerini de sevindiriyorlar... Günümüzde, bu anlayışa sahip sayısız iyi ahlâklı, hayatından memnun, yardımsever, hayırsever insan var, topluluklar var... Bununla birlikte, böylesi yaşantıda olan kişilerin yaptıklarının, ölümötesi yaşamda, evrenin özünde işleyen sistem indinde bir hükmü olmayabiliyor! Ortaya koyduklarının sistem boyutunda bir getirisi, bilinç düzeyinde bir izi, etkisi, değeri olmayabiliyor... Tıpkı "The Secret"ta açıklandığı türden sistemde işleyen bir kuralı veya birçok doğa kanununu çözmüşler ve fakat çözdükleri o hükümleri sadece "dünya hayatıyla sınırlı" getiriler için uyguluyorlar!
İşte bunun nedeni "ahıret bilinci"nde, yani "ahırete iman"da gizli! Çünkü, "ahırete imanı ve ahıret bilinci" olmayanlar, kendilerinin sonsuz yaşama sahip "bilinç" olduklarını kabul etmemelerinden dolayı, madde bedenden ibaret varlıklar oldukları zannıyla hareket ederler ve dolayısıyla tüm işlevlerini de bu varsayımları üzerine bina ederler. Bunun sonucunda da, o paylaşım, o mutluluk, hatta hayırseverlik ve yardımseverlik türünden davranışlarla ortaya koydukları "iyi insan olma", beş duyu düzeyinde, beden düzeyinde kalır ve çoğunlukla karşılığını da dünyada bulur.
Buradaki incelik şudur: Kendi hakikatine, dolayısıyla ahırete "iman"ın olmaması, dünyada yaşananların neticesinin ölümötesi yaşamda ne şekilde görüleceğinin farkında olunmaması yanısıra, bütün o yaşananların tamamen beş duyu düzeyinde, bedensel davranış ve tutum düzeyinde kalması, yaşamın içselleştirilememesi, asıl kişiliklerine, bilinçlerine nüfuz etmemesi sonucunu getirir! Çünkü "ahıret bilinci" demek, kişinin "bilinç" dünyasının o değerlere göre şekillenmesi demektir. Oysa ahırete iman olmayınca, kişinin kendini "sonsuz devam eden yaşama sahip bilinç" olarak kabul hali olmadığından dolayı, tüm yaptıkları, kendini madde bedenden ibaret varsaydığı için sadece dünyalık düzeyinde kalır.
Bunun bir başka açıklaması da, ne kadar iyi ve güzel davranış ve tutumlar ortaya koyarsa koysun, kişinin yaşamının yalnızca bedensel ilişkiler düzleminde, yani "dışsal bağlar ve bağlantılar" içinde geçmesidir! Oysa, insanı ebedi saadete erdiren güçler kendi özünde bulup yaşayacağı, "içselliğinde" gizli güçlerdir. Bunlara yönelememesi durumunda da elbette kendisinden açığa çıkmayan bilincine ait değerleri, yani "içsel hakikati" fark edemez, yaşayamaz!.. Hakikatini yaşayamayınca, istediği dışsal şeylere sahip olmayı amaç edinir, onlara sahip olunca (ve de sahiplik duygusuyla dağıtınca) sevinir, mutlu olur, fakat sahip olduğunu sandığı herşeyi sonunda kaybedeceği için de dışsal bağları ve bağlantıları kadar sıkıntı ve azaba düşer!
Bel tü'sirun elhayat eddünya –Ne çare siz dünya hayatını tercih ediyorsunuz. Vel'ahıretü hayrün ve ebkâ –Oysa, ahıret daha hayırlı ve bakidir. (87: 16-17)
Sonuçta, kendini madde beden kabul ederek madde dünyasında ortaya koyduğu davranışları, tutumları, iyilikleri, ahlâkı, velhasıl tüm Dünya'daki yaşantısı, ahıret bilinci olmadığı için, kişiliğinin, karakterinin ve yaşantısının bu dünya değerlerine göre şekillenmesini sağlar, bilincine malolmaz (ahıretine kazanç sağlamaz)! Yaşadıkları dışsal bağ ve bağlantılarını güçlendirir; buna karşılık, "içselliğinde" gizli güçlere yönelemez. (Hatta ve hatta "iman" bilgisi, yani neye nasıl iman etmesi gerektiği konusunun "bilgisi" dahi sonuçları ve getirisi yaşanmadığı sürece bilince malolmaz.)
Ama eğer ahırete iman varsa, yani kendi varlığının bilinç olduğu gerçeğinden hareket etmekteyse, o zaman hakikatinin farkında olarak, düşünce ve uygulamaları ile içselliğinde" gizli güçlere, evrensel kuvvelere yönelir, "bilinci" melekeler kazanır, bilinci yaşadıklarının değerine göre formasyon kazanır, kendinde bulduğu mânâlar ve kuvvelerle zenginleşir.
Diğer bir değişle, o güzellikleri, mutlulukları paylaşmak, iyilik yapmak, hayırsever, yardımsever olmak dediğimiz şeyler, şayet ahırete "iman" varsa, "bilincin haline" ve "melekelerine" dönüşür; o hal ile hallenmiş olur bilinç, o mânâlarla ahlâklanmış olur; hulku, halk oluş, varoluş, işleyiş biçimi öyle olur... Özündeki Allah'a ait özelliklere yönelir ve o özelliklerin varlığından ortaya konuşunu müşahede eder... Yok eğer ahırete "iman" yoksa, bu kez, o bildikleri ve uyguladıkları, dünyadaki kişiliğini, dünyadaki karakterini, tutum ve davranışlarıyla dünyadaki yaşamını şekillendiren bir unsur olarak kalmış olur ve zaten bunların karşılığını da dünyadaki bağları düzeyinde ziyadesiyle alır!
Çünkü, varlığının "madde bedenden ibaret" olduğunu zannıyla hareket ettiği sürece kendi hakikatini inkâr etmekte, dolayısıyla yaşadıklarının, bilincine nüfuzuna, bilincine dönük kazanımlarına kendisi "mâni olmaktadır". "İçselliğinde" gizli, sistemin ana kuvvelerine şahit olamamakta, bu gerçeği görmeye kör kalmaktadır. Burada, "şirkin bağışlanmaması" diye işaret edilen gerçeğin, şirk koşanın, "dışarıdaki bir tanrıdan karşılık gelmesini beklemesi sebebiyle, kendi varlığındaki ALLAH'a ait kuvveleri değerlendirmeye mâni oluşu" şeklindeki işleyiş mekanizmasını hatırlayalım! Zira Kur'ân-ı Kerim'in kesin hükmü "imanı olmayanın (şirk koşanın) asla cennete giremeyeceği"dir; yani varlığında, Allah'a ait özellikleri yaşadığının farkına varamayacağı ve buna şehadetin getirisine kendisinin mâni olacağıdır.
"İnnAllahe la yağfiru en yüşreke bi-hi ve yağfiru ma dune zâlike limen yeşa ve men yüşrik billahi fekadiftera ismen azîyma."
Muhakkak ki Allah (b gerçeğince) kendisine şirk koşulmasını (şakiliği) bağışlamaz, ondan başkasını dilediği kimseler için bağışlar. Kim Allah’a (b gerçeğince) şirk koşarsa (yanısıra bir varlık kabul ederse, ortak tutarsa), gerçekten büyük bir iftira etmiş olur. (Nisa: 48)
Elbette insan için değerli olan, yaptıklarıyla "ahıretini kazanması" ve "ebedi yaşamını imar edebilmesi"; dünya yaşantısını şekillendirmekle kayıtlı kalmamasıdır. Zira, dünyada şöyle veya böyle ahlâklı olmak, iyi olmak, hayırsever olmak, vs. cennete erdirmez!
Bu hususu açıkladıktan sonra, şimdi gelelim konunun asıl can alıcı yanına; ahırete imanın işareti, getirisi ve sonucunun ne olduğuna...
Kendisini madde beden değil, bilinç olduğuna iman eden kişi, ebedi yaşamını nasıl düzenlemek istiyorsa ona göre ahlâk edinmeyi amaç edinir, dedik. Hakikaten bu evrensel sistemde işleyen ilahi kanunları çözer, bu işleyişin ebedi yaşamındaki önemini fark ederse, bu aynı zamanda onda kendi varlığının hakikatine ulaşması açılımını yapar. O vakit der ki, beden olarak kendimi aynada görüyorum ve tanıyorum, fakat "bilinç" olarak ben neyim? Nasıl bir varlığım? Özelliklerim nelerdir, bunlar nerede biter? Benimle bu algıladıklarım arasında nasıl bir ilinti var? Bildiklerimin ötesinde ne tür özellikleri, güçleri, hangi kemalâtı ortaya koyabilirim? Bu arada, kendi varlığının hakikatini anlamaya, farketmeye, –bir tanrının hakikatini değil– "ALLAH" ismiyle işaret edilenin kendi varlığının hakikati olduğunu anlamaya, gereğini yaşamaya yöneldiği zaman da "Rasûlullah" kavramının –"peygamber"in değil– bilincine varır ve Allah Rasûlü'ne imanlı bakış ondan açığa çıkmaya başlar. Daha açıkçası, "Hakikat-i Muhammedî" olarak işaret edilenin, evrensel bilinci meydana çıkaranın ve tüm evrensel mânâların orijininin "Esmâ mertebesi" denen hakikat olduğuna ve bu "Esmâ mertebesinin" insanın hakikati olduğuna iman eder. Kendi "hakikatinin", tüm varlık suretlerinde açığa çıkan (irsal olan) Esmâ mertebesi'nden başka bir şey olmadığını, dolayısıyla, o özelliklerin kendi varlığını oluşturduğunu ve de o özelliklerin melekî yapı olarak varlığında açığa çıktığını ve sonsuz biçimde çıkabileceğini farkeder.
Bu farkedişleri düzeyinde de "bilincine" hak ettiği formasyonu kazandırma sürecine girmiş olur. İşte o zaman bilinç, kendisindeki potansiyelin açığa çıkışını kemâliyle gözlemleyebileceği, ayna nöronları sayesinde kendisine "özenebileceği" bir model arar! Kendinde var olup da yaşayamadığını görmesi suretiyle kendisine aşkı yaşatabilecek, gönlünde yer edecek, haliyle hallenebileceği bir mahâl arar. Eğer varoluş amacı, özünde (içselliğinde) gizli sonsuzluğu yaşamak ve o kuvveleri açığa çıkartarak cennet denen gerçekliğe ulaşmaksa, işte o aşamada, yaratılış amacına hizmet vermekte olan "Rasûlullah"a yönelir –ölmüş peygambere değil– ve böylece O'nun uzanan eline, şefaatine nail olur. Çünkü insanlara, vahye dayalı bir şekilde hakikatlerini açıklayan ve hakikatlerinin "ALLAH" adıyla işaret edilenin Esmâ mertebesi olduğuna "iman" etmelerini teklif eden "Allah Rasûlü", bunun gereğini yaşamak üzere varolanların talebine ayna olur.
Kendisini et-kemik bir bedenden ibaret zanneden ise, varlığın her zerresi olarak kendi mânâlarıyla açığa çıkmakta olanın ete-kemiğe bürünüp Muhammedî sûretle seslenişine ve "b sırrıyla iman edin Allah'a ve Rasûlüne" hitabına anlam veremez! Değerlendirmeleri, beş duyu algısından öteye geçemediği için irsal oluşu "elçilik, peygamberlik" sanır, "kişi peygamber" ile bloke olup, yöneldiğinin kendi hakikati olduğundan perdelenir. Âlemlerdeki rahmet açığa çıkışına şahit olup da kendisine uzanan yardım eline nâil olamaz. Sonuçta, Allah Rasûlü'nün dillendirip açıkladığı "ALLAH" ismiyle işaret edileni anlamak yerine, ya bu ismi hayalinde tasavvur ettiği tanrısına verir, ya da ateist olur!
Kendi özündeki sınırsız, sonsuz mânâ okyanusunun farkına varan birim, Rasûlullah (aleyhisselâm)'a ve dolayısıyla varlığının hakikatinin "Esmâ mertebesi" olduğuna "iman" ederse, dışsallıkla kayıt altına girmez; dış dünyaya sahiplik ve bağımlılık ile kendini sınırlamaz; böylece kaybetme korkusu da olmaz!
"Onlar için ne korku söz konusudur, ne de hüzün!"
Ela inne evliyaullahi la havfün aleyhim ve la hüm yahzenun. (10:62)
"Allah ahlâkıyla ahlâklanma" sırrını kavrayabilme sürecine girişin koşulu "ahırete imandır" ki onsuz asla "tahalluku biahlâkillah" gerçekleşmez.
"Taklidi iman" ile "Nübüvvet"e tâbi olarak "gizli şirk" denen anlayış içinde gereken çalışmaları yapmış ve bu halde boyut değiştirmiş olanlar buradaki konumuz değil elbette.
Sonuç...
Bütün bu gerçekler dolayısıyla, Rasûlullah (aleyhisselâm)’a imanı olmayanın, "Rasûlullah" kavramıyla nasıl bir gerçekliğe işaret edildiğinin farkına varmayanın ve yaşantısında Rasûlullah (aleyhisselâm)'a özenmeyenin, yönelmeyenin (salâvat), "yaşam" dediği, sadece dünyada ortaya koyduğu, kişisel zevkleri ve mutlulukları olmanın ötesine geçemez! Ahırete imanı olmayan kimse, bir konunun ebedi yaşamındaki yerini ve önemini bilemez! Daha da önemlisi, yaptıklarına ötesindeki bir tanrının vereceği karşılığı bekler, oysa bilincine kazandırdığıyla ona ne getirdiğini, ne götürdüğünü farkedemez!
İman sahibinin yaptıklarıyla yakîni artarken; iman sahibi olmayan, dışarıdaki bir tanrının vereceği karşılığı bekleyerek yaptıklarıyla perdeliliğini artırır. İyi ahlâklı, hayatından memnun, yardımsever, hayırsever olabilir ama “iman”ın hakikatinden ve dahi getirisinin ne olduğundan habersiz geçip gider dünyadan...
Günümüzde yaşam sistemini açıklamaya çalışan çok sayıda öğreti var! Bu öğretilerin bedene (dış dünyaya) veya bilince (içselliğe) dönük kullanım farkını belirleyen şey, b sırrıyla kendi hakikati olan "Allah'a ve ahırete" imandır. Bilgiyi madde bedene ve dünyaya yönelik kullananlar Rasûlullah (aleyhisselâm)'a yönelmekten uzak kalıp, hakikatlerinden perdelilikten kurtulamıyorlar.
Deccaliyet, böylece Mehdi (aleyhisselâm)'dan yayılan feyizden istifade edip birtakım sırlara değinse dahi, temelinde "ahırete iman" unsurunu barındırmadığı için dış dünyaya dönük kalır. Deccal'in bir gözü kördür. İşte bu sebeple, dünyada Deccal'in cennetine aldananın ortamı nihayetinde cehenneme döner.
Ve melhayatüd dünya illâ leibun ve lehv ve leddarul ahıretü hayrun lilleziyne yettekun, efela ta'kılun: Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. Bilfiil korunanlar için ahıret yurdu elbette daha hayırlıdır. Hâlâ akletmeyecek misiniz? (6:32)
Okyanusta dalga: Bir an "var", bir an "yok"
Otuz basamaklı "Nonilyon"dan itibaren her defasında bin misli azaltarak saymaya başlasak, büyükten küçüğe doğru sırasıyla "oktilyon", "septilyon", "seksilyon", "kentilyon" derken "katrilyon", "trilyon", "milyar" ve "milyon" geliyor...
"Senseptenkatragintilyon"un bin misli olan "senoktokatragintilyon" ise okunabilen en büyük rakam olarak kayıtlara geçmiş... 450 basamaklı... Senseptenkatragintilyon'dan milyona inebilmek için ise sırasıyla sağındaki 443 sıfırın silinmesi gerekiyor... Yani bildiğimiz "milyon", "senseptenkatragintilyon"un katrilyon kere x katrilyon kere x bilmem kaç kez katrilyonda biri; kaybolup gitmiş, var mı yok mu belli değil!
Bu kadarla bitmiyor elbette... Bunlar, şimdiye dek "okunabilmiş" en büyük sayılar...
Okyanusta bir damla mı?.. Daha da ötesi mi?.. Uzun hesap...
Sayılardan ve bir misalden yola çıkarak bazı gerçekleri farketmeye çalışalım bu kez...
Güney Asya'daki tsunami felaketinden sonra, sözkonusu dalgaların Arapça "Allah" lafzına benzediğini iddia eder bir uydu fotoğrafı dolaşmıştı uzun süre medyada ve internette...
Okyanustaki dalgalanmalar!.. Dalgalanmaların aldığı anlık şekiller!.. Dalgalanmaların büyüklükleri!.. Dalgalanmaların sayısı... Hiçbir aklın alabilmesi mümkün olmayan boyutlarda veriler. Bunlar yanısıra, bakan birçok insanın zihninde hâlâ duruyor o görüntü! "Evet", "öyle olmuş", "varmış" deniyor!
Oysa...
"Dalga" ne demek; bir düşünsek... Aslında neye işaret etmekteyiz "dalga" diye, bunu sorgulayarak başlasak!
Resimde değil, "okyanusta dalga"nın ne olduğunu anlayabilsek...
Okyanusun her noktasında aralıksız süregiden hareketlilikten neye "dalga" adını verdiğimizi, "dalga" dediğimiz şeyin gerçekte "ne" olduğunu anlamaya çalışsak...
Ne bir "yerde", ne de bir "anda" durmayan, asla tutulamayan sonsuz "dalgalanmaları" düşünüp, "dalga" dediğimizin sadece bir "anlık" bir "geçiş" olduğunu farkedebilsek... Hatta aslında "dalgalar"ın sözkonusu olmadığını; "dalgalar"ın birbirlerinden kopuk olmadığını, birbirlerinden ayrılmalarının mümkün olmadığını, fakat bizim kesitsel "gözlemler" ya da "algılarımızın" dalga imajını yarattığını hissedebilsek... "Dalga" diye, anlık "görüntüleri" kabul ettiğimizi, dalganın bir "varsayım", bir "tanımlama" olduğunu akledebilsek... Düşünsek ki, "dalga" diye andığımız şey, süregiden sonsuz canlılığın sadece bir "anlık" lokal görüntüsünden ibaret! Ortada ne bir karşılığı, ne de nesnel bir varlığı yok; ne durağan, ne de tutulabilen birşey değil! Sonsuz geçişin bizdeki bir anlık "izi"! Okyanustan gelip, yine okyanusa dönen!
Okyanus yüzeyinin ne kadarına, kentilyonda birine mi, oktilyonda birine mi, yoksa nonagintilyonda birine mi "dalga" demişiz, bilmiyoruz; fikrimiz yok! O estantane, suyun ne kadar sürelik bir geçişini yansıtıyor? Bir anlık diyoruz; ama bildiğimiz saniyenin kaçta biri kadar kısa bir anlık, bilmiyoruz! Onun gibi kaç süre var daha okyanus için; senseptentilyon mu, senoktokatragintilyon mu, bilmiyoruz! Her an kaç değişik görüntü oluşmakta okyanus yüzeyinde; unoktogintilyon mu, novemoktogintilyon mu, fikrimiz yok!
Sözün kısası, resmi bir yana bırakıp "okyanusta dalga" dediğimizi aradığımızda görmekteyiz ki, ortada aslında öyle bir şey yok! "Dalga" denen, bir anlık bir gözlem, zihnimizdeki bir iz, bir imaj, bir isim sadece... Okyanus ise sonsuz dönüşüm içinde; ondan gelen yine ona dönmede... “Tek kare resim” olan "dalga" algısının bir imaj meydana getirdiğini, aslında öyle bir şeyin zihnimiz dışında “yok” olduğunu farkedemiyoruz!
Biraz daha ilerleyelim... Bunların da ötesinde, bir an "var" gibi görünmüş, bir sonraki anda hiç olmamış gibi kaybolmuş, bir "varsayım" sadece "dalga" denen şey!
O görüntü anı, ne bir önceki anda vardı, ne de bir sonraki anda var! Öyle bir dalga ki "resmi" var, kendi yok!
Her an sayısız hareket var olmakta ve yok olmakta; dev okyanusun yüzü her an yeni bir hal almakta! Bütün bu süregiden sonsuz hareket ve oluşlar yanında, bir resim karesine sığdırılmış, bir "an"da belirip ertesi anda kaybolmuş bir "görüntü"nün anlamı ne; nasıl bir ayrıcalığı olabilir okyanus için?
Ama siz istediğiniz anlamı yükleyebilirsiniz ona; bizim için mahsuru yok!..
Üstelik buraya kadar yaptığımız, düşey bir değerlendirmeydi. Bir de olayın yatay değerlendirmesi var elbette... Velev ki dalganın, okyanusun sonsuz büyüklüğünde ve üzerindeki sayısız oluşlar arasında bir anlık sabit bir "gerçeklik" olduğunu varsaysak... Kime göre o "görüntü" sözkonusu?.. Uydunun bulunduğu noktadan bakana göre!
Devamlı hareket halindeki su kütlesinin verdiği sayısız eğimlerin her bölgesi, her yöne farklı yansıtmaktadır ışığı elbette. Bir "noktaya" doğru sudan yansıyan ışığa göre "o görüntünün" ortaya çıkışı sözkonusu iken, farklı noktalardaki gözlemcilere göre o anda ne öyle bir yansıma var, ne de öyle bir dalga görüntüsü!
Gözlem noktası mutlak olsa, bu kez ışık kaynağının farklı bir noktada oluşuna göre de yine yok öyle bir yansıma ve görüntü... Ve ışık kaynağının sayısız noktalarda olabilmesi sözkonusu... Her bir bakış noktası için aynı anda farklı bir okyanus; "okyanus içre okyanuslar" gibi... Ama algılanabilecek tüm okyanuslar, aslında tek bir okyanus!
“Okyanus içre okyanuslar” diye kabul ettiğimizden, “tek kare resim” diye tanımladığımız "dalga"ya kadar tüm tespitler aslında tek bir varlığa işaret etmekte, ondan gelip ona dönmektedir.
Ötesi bir yana, şimdilik bunları hesaba katarak dahi o resim karesine baktığınızda orada varsaydığınız "dalga görüntüsü" ne ifade etmektedir; her an, her zerrede meydana gelen sayısız oluşlar yanında?
Öylesine "göresel" bir varsanış ki, o harekete göre, o alana göre, o bakış noktasına göre, ışık kaynağının o noktada oluşuna göre ve geçip gitmiş o "anlık" pozlamaya göre... Bunlar gibi daha nice sayısız değişken var ve bunlardan herhangi birinin, olmaması bir yana, sadece değişmesi bile, o dalganın ne görüntüsünden, ne varlığından hiç sözedilememesi demek...
Yukarıdan okyanusu siz gözlemliyor olsanız... Sürekli hareketli su yüzeyinin ışıkla oyunlarını ve gözünüze yansıyan parıltılarını seyretseniz... Süregiden seyrinizde ufkunuzu kaplayan o okyanusun bir kıyısındaki aralıksız dalgalanma içinde, öncesi ve sonrasından hiç ayrılmamış bir "an"lık "geçiş" size ne ifade edecekti? Resim karesindeki gibi bir "dalga"nın varlığından bahsedebilecek miydiniz?.. Asla!
“Tek kare resim”de yeralan, sanal bir hâl, anlık bir oluş, kayıp bir görüntü!
Konunun başka yönleri de var tâbi... Örneğin, acaba bu enstantanenin dışında, kaçırdığımız ve varlığından hiç haberdar olmadığımız, varolabileceğini hiç aklımıza bile getirmediğimiz, bir tek o anda kaç senseptenkatragintilyon başka "görüntü" sözkonusu her yanda? O anın dışında daha kaç senseptenkatragintilyon an ve o anlardaki oluşlar sözkonusu?.. Rakamlar bu oluşları ifade etmeye hiç yeter mi?.. Onun gibi misli oluşları veya makro ya da mikro oluşları hangi sayılarla ifade edebiliriz? Milyar mı, oktilyon mu, senoktokatragintilyon mu? Yoksa sayıların kifayet etmeyişiyle mi?
Bütün âlem, her "şey" böyle işte... Var dediğimiz her şey bir an var, bir sonraki an kayıp, yok!
Muhyiddin Arabî hazretleri, "Kâinat her an yok olup bir sonraki anda yeniden var olmaktadır" diyor, bugünün teorik fiziğinde "her an yeni bir hal alan string boyutunun süregiden sonsuz dönüşümüne" işaretle âdeta...
Bilmem, "her an yeni bir şanda" oluşun boyutlarını fark ettirebiliyor mu bize biraz bu akıl almaz rakamlar! "Var" kabul ettiklerimizin, sınırsızlıkta "hiç"ten fazla ne olabileceğini hissettirebiliyor mu bu veriler!..
İşte bu kadar değişkene göre varlığı hiç sözkonusu olmayan, fakat bizim "bakışımıza" göre "bir anda" ortaya çıkıp bir sonraki anda kaybolan o oluşların algıladığımız kesitini çeşitli varlıklar, yani "dalgalar" diye anmakta, ne var ki hemen sonrasında okyanusu da dalgalardan ibaret zannetmekteyiz...
Düşünün, aslolan hakikat yanısıra "var" dediğimiz neyin "varlığı" aynen böyle değil?..
"Yedi deniz mürekkep olsa, bir o kadarı daha" misaliyle nasıl bir anlayışa yönlendirilmekteyiz?
“Her an alınan yeni bir şan”ın, tek kare resme yansıyan sanal varlığı... Vehim nurundan her an “var” olup, hemen sonrasında “yok” olarak sürekli yeniden yaratılan “kareler”!
Okyanustan meydana gelen ve okyanusa dönen dalgalar! Seyreden indinde her “an” gerçekleşen bir olay! Ki bu da bir bakıştır yalnızca! "Vücut verir “su”, canlılığıyla; “kare” içindeki her bir dalga sûretine böylece…
"İnna lillah ve inna ileyhi râciun." (Allah'tanız –Allah'a aidiz ve O'na dönücüleriz.)
"İlim konusunda Rasûlullah (aleyhisselâm)'dan başkasına özenmedim; bilgilerimin hepsi hatadan korunmuştur, nakle ve rivayete dayanmaz" diyerek şükrünü ifade eden Muhyiddinî Arabî hazretleri, "Âlemde tek bir varlık vardır, O da vücud-u mutlak olan Allah'ın varlığıdır. Diğer varlıklar bu varlığın çeşitli zuhurları ve değişik tecellileridir. Var zannedilen şeyler aslında vehim ve hayalden ibarettir" diye çağdaş bilimin keşiflerine yüzyıllar öncesinden işaret etmişti!
Malûm resme gelince... "Tsunami felaketindeki dalgalarda kutsal mesajların yazılı olduğuna" inanılmasının veya bunlara "çocukça inanışlar" olarak bakılmasının bizim için bir mahsuru "var" mı? "Yok"!.. Bu arada, okyanusu dalgalardan ibaret zannedenler, dalga olmayınca okyanus da yok oldu sanır! Oysa sakın karıştırılmaya! Okyanus yok, okyanusun canlılığı yok, okyanusun dev dalgalanmaları yok demiyoruz! Kahhar bir Sistem var ve aralıksız işliyor! Suyun kudretini, dalgalanmasının sonuçlarını yaşayan bilir ancak! Bizim konumuz sadece "dalga görüntüleri"!
Siz, önünüze konulanları öyle kabul ederek de kullanabilirsiniz yaşam tercihinizi, baktığınız şeyin aslını ve ötesini düşünerek de... Fakat bir gerçeği itiraf edelim ki, tanrının grafiti becerisini görmek hâlâ sevinç kıpırtıları yaratmaya yetebiliyor çağımızın dindar aydınlarında(!) dahi. Oysa, sapa, çöpe, suya değil, isterse "tanrının" adını dağa, taşa yazdığı iddia edilsin, böyle şeyler, üzerine "din" kıyafeti giydirilmeye çalışılan "taraftarlık" oyunları ve eğlenceleridir! Rasûlullah (aleyhisselâm)'ın bildirdiği orijin İslâm, böylesi anlayışlardan münezzehtir!
SEÇTİKLERİMİZ
ASIRLIK ŞİİRASRI SAADETTE ÇOCUK OLMAKB E D İ RBİR GÜLÇANAKKALE ŞEHİTLERİNEELLİ İKİ GÜNE N S A RGELSEYDİNHABİBULLAHI SEVMEKK E R B E L AKIRK YAŞINDASIN M İ R A Ç O N L A RS A L A V A TSANA MUHTACIZSEN GEL DİYESEN YOKTUNŞEMAİL U H U DYA RASULULLAHYILDIZNAME
TEKVİR SURESİ (MUTLAKA İZLEYİN)EZANKADİR SURESİRAD SURESİKAF SURESİHİCR SURESİVAKIA SURESİDUHA,İNŞİRAHTEKVİR S.AMENERRASÜLÜ..